mp3 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mp3 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Ocak 2010

canınız mı sıkılıyor? öyleyse

şunu yapın:

mor ve ötesi - savaşa hiç gerek yok parçasını açın, eş zamanlı olarak buraya tıklayın ve açılan sayfayı izleyin. Canınız daha da sıkılıyorsa, mouse ile düşen tayyibi yönlendirebilir, klip tadında görüntüler yaratabilir, insani vicdanınızda biriken nefreti az da olsa atabilirsiniz.

08 Aralık 2008

kurban

bütün gece uyumazsın. oturursun, oturdukça boş duramayan beynin düşünür. sorgular. nerede hata yaptığını ararsın.
kafandakilerden emin olana kadar kimseye birşey hissettirmeyecek, eğer yanıldığını anlarsan vazgeçeceksindir (yanılmadıysan zaten işler yolundadır). planın budur ama suya düşmüştür. nasıl olup da bütün bunların dışarıya taştığını, üstelik taşırdığını farketmediğini sorar durursun kendine. aptal durumuna sokmuşsundur kendini..
düşünür, düşünür, düşünürsün.

sabah olur, yeni gün bayram günüdür. açık camdan içeri sesler sızmaktadır. dışarıda toplananların ilahi okuduğunu ve ardından kesilen boğazdan yükselen hırıltıları duyarsın, camı kapatıp müziğin sesini biraz daha açarsın, kulaklarını tıkarsın ama susmaz o hırıltı.. cinayete tanık olursun.

sevmiyorum. sevmiyorum işte. bayramları. ama en çok da kurban bayramlarını. yollamasın kimse bana bayram mesajı falan. benim bayramım değil. kuzuların sessizliği

04 Aralık 2008

hepsi yanılsama

Çarşambalarım acayiptir. perşembelerim daha da acayip ama şu an konumuz acaip geçen bir çarşamba günü.

dün, otobüste tarabya'ya giderken, saat 14:32'de boğaziçi köprüsünün altından geçmekte olduğumuz sırada kulaklığımda radiohead - paranoid android çalıyordu ve iki sıra önümde oturan çiftin 3 yaşlarındaki çocuğunun ağlama sesi kulaklığımı delip beynime ulaştığında "oha" dedim.. çünkü çocuk, thom yorke'ün "rain down, come on rain down on me" derkenki sesiyle aynı tonda ağlıyordu.. şarkıya eklenmiş bir efekt gibi oldu..

bu belli etmişti zaten günün acayip geçeceğini.

sonrasında peyote'deydim. ars longa dinleyecektim. bardan aldığım not kağıtlarına yine birşeyler yazdım...

yine aynı yer, yine aynı pozisyon. bu defa 2nci biramı içiyorum. ars longa henüz başlamadı. ama bu kez 24 saattir uyanık durumdayım.
her an ağlayabilirmişim gibi geliyor. "istanbul uyurken"i söylüyordum kendi kendime, gözlerimi kapattığımda yine aynı yerçekimsizlik hissini yaşadım... oysa ki "edhearcrowl" çalıyor imiş. tabii ismi buysa. tam göremedim bilgisayar ekranından.
bazen içimden çok şey geliyor. bir de yapabilecek kadar cesur olabilseydim.. ya da otostopçunun galaksi rehberindeki o silaha sahip olabilseydim...
ağlasam ne değişir şu an?
"yaşanmamış hiçbir şey kalmasın hayatımda" ama yaşanmamış olarak kalacağını düşündüğüm şeyler var orada işte.. sinir bozucu olan da bu ya...
bazen insanların benim bir gerizekalı olduğumu düşündüklerine inanıyorum.
BAŞARDIM! sonunda başardım. evet yaş geliyor gözlerimden.. "istanbul uyurken ağlarım yalnızlığıma"
hepsini ben yaptım. kendi beynimde kendim yarattım. sebebi benim. sonucu da benim. o yüzden hiçbir şeye pişman olmamam gerekiyor.
suede - europe is our playground çalıyor.
sanırım bunu yapacağım. "istanbul uyurken" çalarken sahneye fırlayıp sinan'la beraber söyleyeceğim...

KORKUYORUM.
çok şey istememiştim. sadece.. neyse boşver, kimse yaralanmasın.
KAHRETSİN!
23:28 ars longa sahnede. "bir son" ile.
ardından çalan "istanbul uyurken"de ne kadar istesem de fırlayamadım sahneye. dizlerim titriyor. uzun zaman olmuştu katıla katıla ağlamayalı. sanırım bu ilkdördün ruhundan.
oysa ki neler demek geliyor içimden.. oysa ki ne kadar
saçma sapan!..
cesaret biraz. cesaret. sahneye fırlayıp şarkıyı söylemek için biraz cesaret.
yalnızım, tekten yalnızım..


yaptım. o cesareti buldum ve fırladım sahneye. şarkının sonuydu. kapatıp gözlerimi "ve gelmedi hiç gelecek" dedim mikrofona. indim. daha da ağladım sonra. çünkü gelmeyecekti hiç gelecek. o cesareti bana verene gidip sarılarak ağladım. birine sarılarak ağlamak, üstelik sarıldığın kişinin sesiyle büyülendiğin kişi olması. ona sarılıp ağlamak, onun şarkılarını dinleyip ağlamaktan çok daha huzur vericiymiş.


sanırım bugün itiraf günümdeyim. haydi bakalım...




ve günün sonunda kendi kendime şunları itiraf ettim.
evet. hepsini ben yaptım. hepsi yanılsama. ben yaptım.
ben.
yaptım.
yanılsama.

(ah bu da kalbim, yarattı deveyi dehşet içinde)
(kimse yok aslında hepsi aklımda)



Edit:   Yıllar sonra denk gelip de youtube'da bu konserdeki "istanbul uyurken"in videosunu buldum...

03 Aralık 2008

vast

ismi "visual audio sensory theater" baş harflerinden oluşur. ikinci albüme kadar bir grup degildi, sadece ve sadece jon crosby'den ibaretti. besteler, sözler ve aranjmanların yanında, enstrümanların da çoğunu kendisi çalmıştır ilk albümde. önemli bir detay da albüm çıktığında kendisinin yirmili yaşların başında olmasıdır. hatta allmusic.com un dediğine göre 13 yaşında iken guitar player magazine tarafından gelecek vaat eden bir gitarist olarak gösterilmiş. ardından, peşine justin cotta(gitar), thomas froggatt(bas gitar) ve steve clark'i(davul) takıp "music for people" adlı albümü çıkardı. 2006'da gitarda ben fenton ve davulda dustin williams 'ı gruba ekleyerek konserlere devam etti. ayrıca "touched" isimli şarkısı "the beach" filminin teaserında fon müziği olarak kullanımıştır. 


 diskografi:
april (2007)


nude(2006)


turquise + crimson (2006)



a complete demonstration(2006)




free (2004)



music for people (2000)



visiual audio sensory theater (1998)










son olarak, Bang Band SiXXX - Relay EP internet üzerinden ulaşılabilir durumda.







benim vast'i tanımam ise, 2007 ağustosunda k-rock'ta çalışırken "april" albümünden "tattoo of her name" adlı şarkısını duymam ve anında aşık olmam şeklinde oldu... ardından "visiual audio sensory theater" albümünden "you" da bende ayrı bir yer edinmiştir.. 


sözleri haricinde melodisinde de bir hüzün barındırır. şarkı ilk başladığında bunu hissedersiniz.. sonra jon crosby abimizin yumuşak sesi hikayeyi anlatmaya başlar.. 

She told me he was beating her today 
And she showed me all the bruises on her face 
I said, "baby, can I make it all ok?" 
She said, "honey, you should make him go away" 

There's a hundred thousand dollars in the bank 
And the policy he took out yesterday 
We can live outside the country for awhile 
Until things smooth over and get under control 
There's a tattoo of your name across my soul 

buradan itibaren elektro gitar da eşlik etmeye başlar, hikayenin gelişme bölümüne gelinmiştir. 

I bought a rifle and black guns without a name 
For an alibi she went six states away 
When I saw him I felt fire I felt cold 
Like the devil and the lord wanted my soul 
 Like the tattoo of your name across my soul 

So I shot him in his car until he died 
I called to give the signal and she cried 
Life has a way of making other plans 
She called the cops and said I was a crazy man
I'm gonna get this thing removed when I can 

ve işte burada, crosby abimiz sesini yükseltir. hikayemizin en acıklı kısmına gelmişizdir, gerçekler göründüğü gibi değillerdir.. 

There was never any policy 
And the bruises came from falling on the street 
So the judge gave me one hundred thousand years 
In the courtroom she was filling up with tears 

I saw her hold the lawyer's hand real tight 
They looked tired from not getting sleep last night 
Seems the whole time she had me under control 
With a tattoo of her name across my soul 

She gets off and I will never have parole 
Just this tattoo of your name across my soul 
Just this tattoo of your name across my soul...

şimdilik bu kadar, daha sonra üzerine yeniden konuşacağız... 

  (italik yazılı kısımlar ekşisözlükten alıntıdır.)

11 Kasım 2008

james - bubbles

evet bu da uzun zaman arayıp adını sanını bilmememden kaynaklı ulaşamadığım şarkılardan. şu an 1564161634163418 defa üstüste dinlemek istiyorum. şarkıya ulaşmamı sağlayan serdarcharliebrown'a selam olsun :) teşekkürler efenim.

buyrun sözleri:

Take an axe to your past

To your family tree
Carve a face from the wood
An effigy

Make wings from the leaves
Hide from the bark
Kindling
for the hair
Rose for his heart

Someone to draw you right
Someone to catch the light

Draw the blue from the skies
into his eyes
Carve the lines on his face
A map of the race

Juice from the root of a beet for his skin
Set the tides
of the blood
with the pulse of the drum

Someone to draw you right
Someone to catch the light
I’m alive
I’m alive

Wash the boy in the stream
So tenderly
Press his lips to your lips
Give him your breath
He awakes with the weight
of the vision he holds
Sees the rent in time
through which he must fold

Someone to draw you right
Someone to catch the light
I’m alive
I’m alive…

Stir the heart with a drum
Kiss smoke in his mouth
Show him signs of a life
That’s a whole lot better

And he calls down the rain
Tornadoes & hurricanes
There’s a world in his veins
That’s a whole lot better
I’m alive
I’m alive…

Fingers raised to the sky
A snake for a spine
He’s drunk on a life
That’s a whole lot better

Teach him songs of the bees
Double helix and honey comb
Play him wind through the leaves
That’s a whole lot better
Alive, I’m alive…

buyrun albüm: james - hey ma (2008) full album


afiyetle.

20 Mayıs 2007

2017

Bu gece "makina" vardı, onu izledim. sabah 05:30 gibi bitti, uyumadım hala. saat 08:14 şu anda. bilgisayardan müzik dinliyorum. 1999 yılında kara kaplı ajandama yapıştırdığım bir gazete kupüründeki "yerküre ısınıyor" başlıklı haber, o zamanlar da kimsenin umurunda değildi. "küresel ısınma" adıyla son zamanlarda her yerde karşılaşıyoruz, kimine göre dünyanın 5 yılı kaldı, kimine göre 40... kimin umurunda peki? hiç...

farkında olduklarımı farkında olmayanlara fark ettirmeye çalışıp başarısız oldukça farkındalığımdan bıkıyorum. bile bile dünyanın içine ediyoruz işte. hükümetler kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyip hala nükleer ve termik santraller peşinde koşarken bir avuç alternatif enerji savunucusunun dışında kimse sesini çıkartmıyor...
28 nisanda kadıköy'de "başka bir enerji mümkün" eylemi vardı, oradaydım. "rüzgar, güneş bize yeter" diye haykırdık vargücümüzle... şimdiyse yine antalya'dayım.. 3 yıldır akdeniz üniversitesinde biyoloji okuyorum. şimdiye kadar sadece 8 dersi geçtim, diğerlerinden kaldım, bunların 4ü devamsızlıktan... ha, derslerden kalma sebebim anlatılanları anlamıyor olmam ve saire değil, sadece, çok içten isteyerek girmediğim bir bölümde okumantan kaynaklanıyor. oysa ki ben istanbul üniversitesi veterinerlik fakültesine girecek puana sahiptim, zorla soktular beni buraya.. neyse, sinirleniyorum düşününce o yüzden girmeyeyim o konuya şimdi...
şu sıra final sınavları var. vizelerde 30un üstünde aldığım derslerin finallerine girecektim ama kaçırdım. diğerlerine girsem de kalıyorum zaten. üstelik berbat bir not sistemimiz var... neyse, bırakacağım zaten okulu da, gideceğim istanbul'a, başka bölüm okuyacağım, dönmeyeceğim bir daha bu antalya denilen cehennem şehre.... pfff..

bir süre önce bir rüya gördüm. 2017 yılındayım, bir kızım var, 7 yaşında sanki. bana sarılıyor ve soruyor:
-anne
+efendim
-madem 2017'nin dünyanın sonu olduğunu biliyordun, beni neden doğurdun?
+....

o kadar kötü ki gidişat; pasifik okyanusunda adalar birer birer batıyor... bush şeysi hala ırak'ta petrol peşinde, üstelik şimdi de iran ve suriye hakkında planlar yapıyor. 2003 martında sözde "demokrasi ve özgürlük getirme" amacıyla ırak'ı işgal edip binlerce masumun katili oldu... durmuyor, durmayacakç bir yadan onun kuklası israil de filistin'de kan döküyor...
bizimkiler ise sinop'a nükleer santral, hasankeyf'e baraj, sorgun ormanı'na golf oteli yapma derdinde... su kaynakları sınırlı ve kuraklık çok yakın, ama millet deli gibi su harcıyor... ve daha bir sürü şey.... ozondaki deliklerden bahsetmek bile istemiyorum...

düşündükçe içim acıyor. "bir şey yapmalı". "evimiz dünya"yı kurtarmak için hala zamanımız var. greenpeace şu sıralar ağrı dağı'nda "nuh'un gemisi"ni yapıyor. birşeyler yapılmadığı sürece zamanımızın azaldığını, geri dönüşü olmayan noktaya ramak kaldığını anlatan bir uyarı bu...

ve üstüne bu şarkı çınlıyor kulaklarımda:

david bowie - five years

Pushing thru the market square, so many mothers sighing
News had just come over, we had five years left to cry in
News guy wept and told us, earth was really dying
Cried so much his face was wet, then I knew he was not lying

I heard telephones, opera house, favourite melodies
I saw boys, toys electric irons and T.V.'s
My brain hurt like a warehouse, it had no room to spare
I had to cram so many things to store everything in there

And all the fat-skinny people, and all the tall-short people
And all the nobody people, and all the somebody people
I never thought I'd need so many people

A girl my age went off her head, hit some tiny children
If the black hadn't a-pulled her off, I think she would have killed them

A soldier with a broken arm, fixed his stare to the wheels of a Cadillac
A cop knelt and kissed the feet of a priest, and a queer
threw up at the sight of that

I think I saw you in an ice-cream parlour, drinking milk shakes cold and long
Smiling and waving and looking so fine,
İ don't think you knew you were in this song

And it was cold and it rained so I felt like an actor
And I thought of Ma and I wanted to get back there
Your face, your race, the way that you talk
I kiss you, you're beautiful, I want you to walk

We've got five years, stuck on my eyes
We've got five years, what a surprise
We've got five years, my brain hurts a lot
We've got five years, that's all we've got



edit: bush ve ırak demişken, bu şarkı olmadan olmaz. sakin - temiz



01 mayıs 2020 editi: 13 yıldır istanbul'da yaşıyorum. evlenmedim, bir kızım da olmadı, 2017'de karşıma dikilip beni neden doğurdun demedi, 2017'de dünyanın sonu da gelmedi. 2017'de olan en büyük şey babaannemin aramızdan ayrılması oldu. ha şu sıralar virüs salgınıyla boğuşuyoruz tüm dünyaca. sonumuz gelir mi, gelirse ne zaman gelir bilemem. ama en azından yalnız ölmesem?..